|
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
ATATÜRK'ÜN HAYATI
Mustafa Kemal Atatürk 1881 yılında Selânik'te Koca kasım Mahallesi, Islâhhâne Caddesi'ndeki üç katlı pembe evde doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, annesi Zübeyde Hanım'dır. Baba tarafından dedesi Hafız Ahmet Efendi XIV-XV. yüzyıllarda Konya ve Aydın'dan Makedonya'ya yerleştirilmiş Kocacık Yörüklerindendir. Annesi Zübeyde Hanım ise Selânik yakınlarındaki Langaza kasabasına yerleşmiş eski bir Türk ailesinin kızıdır. Milis subaylığı, evkaf katipliği ve kereste ticareti yapan Ali Rıza Efendi, 1871 yılında Zübeyde Hanım'la evlendi. Atatürk'ün beş kardeşinden dördü küçük yaşlarda öldü, sadece Makbule (Atadan) 1956 yılına değin yaşadı. Küçük Mustafa öğrenim çağına gelince Hafız Mehmet Efendi'nin mahalle mektebinde öğrenime başladı, sonra babasının isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi'ne geçti. Bu sırada babasını kaybetti (1888). Bir süre Rapla Çiftliği'nde dayısının yanında kaldıktan sonra Selânik'e dönüp okulunu bitirdi. Selânik Mülkiye Rüştiyesi'ne kaydoldu. Kısa bir süre sonra 1893 yılında Askeri Rüştiye'ye girdi. Bu okulda Matematik öğretmeni Mustafa Bey adına "Kemal" i ilave etti. 1896-1899 yıllarında Manastır Askeri İdâdi'sini bitirip, İstanbul'da Harp Okulunda öğrenime başladı. 1902 yılında teğmen rütbesiyle mezun oldu., Harp Akademisi'ne devam etti. 11 Ocak 1905'te yüzbaşı rütbesiyle Akademi'yi tamamladı. 1905-1907 yılları arasında Şam'da 5. Ordu emrinde görev yaptı. 1907'de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) oldu. Manastır'a III. Ordu'ya atandı. 19 Nisan 1909'da İstanbul'a giren Hareket Ordusu'nda Kurmay Başkanı olarak görev aldı. 1910 yılında Fransa'ya gönderildi. Picardie Manevraları'na katıldı. 1911 yılında İstanbul'da Genel Kurmay Başkanlığı emrinde çalışmaya başladı. 1911 yılında İtalyanların Trablusgarba hücumu ile başlayan savaşta, Mustafa Kemal bir grup arkadaşıyla birlikte Tobruk ve Derne bölgesinde görev aldı. 22 Aralık 1911'de İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 6 Mart 1912'de Derne Komutanlığına getirildi. Ekim 1912'de Balkan Savaşı başlayınca Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayırdaki birliklerle savaşa katıldı. Dimetoka ve Edirne'nin geri alınışında büyük hizmetleri görüldü. 1913 yılında Sofya Ateşemiliterliğine atandı. Bu görevde iken 1914 yılında yarbaylığa yükseldi. Ateşemiliterlik görevi Ocak 1915'te sona erdi. Bu sırada I. Dünya Savaşı başlamış, Osmanlı İmparatorluğu savaşa girmek zorunda kalmıştı. Mustafa Kemal 19. Tümeni kurmak üzere Tekirdağ'da görevlendirildi. 1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı'nda, Mustafa Kemal Çanakkale'de bir kahramanlık destanı yazıp İtilaf Devletlerine "Çanakkale geçilmez! " dedirtti. 18 Mart 1915'te Çanakkale Boğazını geçmeye kalkan İngiliz ve Fransız donanması ağır kayıplar verince Gelibolu Yarımadası'na asker çıkarmaya karar verdiler. 25 Nisan 1915'te Arıburnuna çıkan düşman kuvvetlerini, Mustafa Kemal'in komuta ettiği 19. Tümen Conkbayırı'nda durdurdu. Mustafa Kemal, bu başarı üzerine albaylığa yükseldi. İngilizler 6-7 Ağustos 1915'te Arıburnu'nda tekrar taarruza geçti. Ana fartalar Grubu Komutanı Mustafa Kemal 9-10 Ağustos'ta Ana fartalar Zaferini kazandı. Bu zaferi 17 Ağustos'ta Kireç tepe, 21 Ağustos'ta II. Ana fartalar zaferleri takip etti. Çanakkale Savaşlarında yaklaşık 253.000 şehit veren Türk ulusu onurunu İtilaf Devletlerine karşı korumasını bilmiştir. Mustafa Kemal'in askerlerine "Ben size taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!" emri cephenin kaderini değiştirmiştir. Mustafa Kemal Çanakkale Savaşlarından sonra 1916'da Edirne ve Diyarbakır'da görev aldı. 1 Nisan 1916'da tümgeneralliğe yükseldi. Rus kuvvetleriyle savaşarak Muş ve Bitlis'in geri alınmasını sağladı. Şam ve Halep'teki kısa süreli görevlerinden sonra 1917'de İstanbul'a geldi. Veliaht Vahdettin Efendi'yle Almanya'ya giderek cephede incelemelerde bulundu. Bu seyahatten sonra hastalandı. Viyana ve Karisbad'a giderek tedavi oldu. 15 Ağustos 1918'de Halep'e 7. Ordu Komutanı olarak döndü. Bu cephede İngiliz kuvvetlerine karşı başarılı savunma savaşları yaptı. Mondros Mütarekesi'nin imzalanmasından bir gün sonra, 31 Ekim 1918'de Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığına getirildi. Bu ordunun kaldırılması üzerine 13 Kasım 1918'de İstanbul'a gelip Harbiye Nezâreti'nde (Bakanlığında) göreve başladı. Mondros Mütarekesi'nden sonra İtilaf Devletleri'nin Osmanlı ordularını işgale başlamaları üzerine; Mustafa Kemal 9. Ordu Müfettişi olarak 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıktı. 22 Haziran 1919'da Amasya'da yayımladığı genelgeyle "Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararının kurtaracağını " ilan edip Sivas Kongresi'ni toplantıya çağırdı. 23 Temmuz - 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında Erzurum, 4 - 11 Eylül 1919 tarihleri arasında da Sivas Kongresi'ni toplayarak vatanın kurtuluşu için izlenecek yolun belirlenmesini sağladı. 27 Aralık 1919'da Ankara'da heyecanla karşılandı. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulması yolunda önemli bir adım atılmış oldu. Meclis ve Hükümet Başkanlığına Mustafa Kemal seçildi Türkiye Büyük Millet Meclisi, Kurtuluş Savaşı'nın başarıyla sonuçlanması için gerekli yasaları kabul edip uygulamaya başladı. Türk Kurtuluş Savaşı 15 Mayıs 1919'da Yunanlıların İzmir'i işgali sırasında düşmana ilk kurşunun atılmasıyla başladı. 10 Ağustos 1920 tarihinde Sevr Antlaşması'nı imzalayarak aralarında Osmanlı İmparatorluğu'nu paylaşan I. Dünya Savaşı'nın galip devletlerine karşı önce Kuvâ-yi Milliye adı verilen milis kuvvetleriyle savaşıldı. Türkiye Büyük Millet Meclisi düzenli orduyu kurdu, Kuvâ-yi Milliye - ordu bütünleşmesini sağlayarak savaşı zaferle sonuçlandırdı.
Mustafa Kemal yönetimindeki Türk Kurtuluş Savaşının önemli aşamaları şunlardır:
>Sarıkamış (20 Eylül 1920), Kars (30 Ekim 1920) ve Gümrü'nün (7 Kasım 1920) kurtarılışı.
>Çukurova, Gazi Antep, Kahraman Maraş Şanlı Urfa savunmaları (1919- 1921)
>I. İnönü Zaferi (6 -10 Ocak 1921)
>II. İnönü Zaferi (23 Mart-1 Nisan 1921)
>Sakarya Zaferi (23 Ağustos-13 Eylül 1921)
>Büyük Taarruz, Başkomutan Meydan Muhaberesi ve Büyük Zafer (26 Ağustos 9 Eylül 1922)
Sakarya Zaferinden sonra 19 Eylül 1921'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Mustafa Kemal'e Mareşal rütbesi ve Gazi unvanını verdi. Kurtuluş Savaşı, 24 Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'yla sonuçlandı. Böylece Sevr Antlaşması'yla paramparça edilen, Türklere 5-6 il büyüklüğünde vatan bırakılan Türkiye toprakları üzerinde ulusal birliğe dayalı yeni Türk devletinin kurulması için hiçbir engel kalmadı. 23 Nisan 1920'de Ankara'da TBMM'nin açılmasıyla Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşu müjdelenmiştir. Meclisin Türk Kurtuluş Savaşı'nı başarıyla yönetmesi, yeni Türk devletinin kuruluşunu hızlandırdı. 1 Kasım 1922'de hilâfet ve saltanat birbirinden ayrıldı, saltanat kaldırıldı. Böylece Osmanlı İmparatorluğu'yla yönetim bağları koparıldı. 29 Ekim 1923'te Cumhuriyet idaresi kabul edildi, Atatürk oybirliğiyle ilk cumhurbaşkanı seçildi. 30 Ekim 1923 günü İsmet İnönü tarafından Cumhuriyet'in ilk hükümeti kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti, "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" ve "Yurtta barış cihanda barış" temelleri üzerinde yükselmeye başladı.
Atatürk Türkiye'yi "Çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak" amacıyla bir dizi devrim yaptı. Bu devrimleri beş başlık altında toplayabiliriz:
1. Siyasal Devrimler:
>Saltanatın Kaldırılması (1 Kasım 1922)
>Cumhuriyetin İlanı (29 Ekim 1923)
>Halifeliğin Kaldırılması (3 Mart 1924)
2. Toplumsal Devrimler
>Kadınlara erkeklerle eşit haklar verilmesi (1926-1934)
>Şapka ve kıyafet devrimi (25 Kasım 1925)
>Tekke zâviye ve türbelerin kapatılması (30 Kasım 1925)
>Soyadı kanunu ( 21 Haziran 1934)
>Lâkap ve unvanların kaldırılması (26 Kasım 1934)
>Uluslararası saat, takvim ve uzunluk ölçülerin kabulü (1925-1931)
3. Hukuk Devrimi :
>Mecellenin kaldırılması (1924-1937)
>Türk Medeni Kanunu ve diğer kanunların çıkarılarak laik hukuk düzenine geçilmesi (1924-1937)
4. Eğitim ve Kültür Alanındaki Devrimler:
>Öğretimin birleştirilmesi (3 Mart 1924)
>Yeni Türk harflerinin kabulü (1 Kasım 1928)
>Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kurulması (1931-1932)
>Üniversite öğreniminin düzenlenmesi (31 Mayıs 1933)
>Güzel sanatlarda yenilikler
5. Ekonomi Alanında Devrimler:
>Aşârın kaldırılması
>Çiftçinin özendirilmesi
>Örnek çiftliklerin kurulması
>Sanayiyi Teşvik Kanunu'nun çıkarılarak sanayi kuruluşlarının kurulması
>I. ve II. Kalkınma Planları'nın (1933-1937) uygulamaya konulması, yurdun yeni yollarla donatılması
Soyadı Kanunu gereğince, 24 Kasım 1934'de TBMM'nce Mustafa Kemal'e "Atatürk" soyadı verildi. Atatürk, 24 Nisan 1920 ve 13 Ağustos 1923 tarihlerinde TBMM Başkanlığına seçildi. Bu başkanlık görevi, Devlet-Hükümet Başkanlığı düzeyindeydi. 29 Ekim 1923 yılında Cumhuriyet ilan edildi ve Atatürk ilk cumhurbaşkanı seçildi. Anayasa gereğince dört yılda bir cumhurbaşkanlığı seçimleri yenilendi. 1927,1931, 1935 yıllarında TBMM Atatürk'ü yeniden cumhurbaşkanlığına seçti. Atatürk sık sık yurt gezilerine çıkarak devlet çalışmalarını yerinde denetledi. İlgililere aksayan yönlerle ilgili emirler verdi. Cumhurbaşkanı sıfatıyla Türkiye'yi ziyaret eden yabancı ülke devlet başkanlarını, başbakanlarını, bakanlarını komutanlarını ağırladı. 15-20 Ekim 1927 tarihinde Kurtuluş Savaşı'nı ve Cumhuriyet'in kuruluşunu anlatan büyük nutkunu, 29 Ekim 1933 tarihinde de 10. Yıl Nutku'nu okudu. Atatürk özel yaşamında sadelik içinde yaşadı. 29 Ocak 1923'de Latife Hanımla evlendi. Birçok yurt gezisine birlikte çıktılar. Bu evlilik 5 Ağustos 1925 tarihine dek sürdü. Çocukları çok seven Atatürk Afet (İnan), Sabiha (Gökçen), Fikriye, Ülkü, Nebile, Rukiye, Zehra adlı kızları ve Mustafa adlı çobanı manevi evlat edindi. Abdurrahim ve İhsan adlı çocukları himayesine aldı. Yaşayanlarına iyi bir gelecek hazırladı. 1937 yılında çiftliklerini hazineye, bir kısım taşınmazlarını da Ankara ve Bursa Belediyelerine bağışladı. Mirasından kız kardeşine, manevi evlatlarına, Türk Dil ve Tarih Kurumlarına pay ayırdı. Kitap okumayı, müzik dinlemeyi, dans etmeyi, ata binmeyi ve yüzmeyi çok severdi. Zeybek oyunlarına, güreşe, Rumeli türkülerine aşırı ilgisi vardı. Tavla ve bilardo oynamaktan büyük keyif alırdı. Sakarya adlı atıyla, köpeği Fox'a çok değer verirdi. Zengin bir kitaplık oluşturmuştu. Akşam yemeklerine devlet ve bilim adamlarını, sanatçıları davet eder, ülkenin sorunlarını tartışırdı. Temiz ve düzenli giyinmeye özen gösterirdi. Doğayı çok severdi. Sık sık Atatürk Orman Çiftliği'ne gider, çalışmalara bizzat katılırdı. Fransızca ve Almanca biliyordu. 10 Kasım 1938 saat 9.05'te yakalandığı siroz hastalığından kurtulamayarak İstanbul'da Dolma bahçe Sarayı'nda hayata gözlerini yumdu. Cenazesi 21 Kasım 1938 günü törenle geçici istirahatgâhı olan Ankara Etnografya Müzesi'nde toprağa verildi. Anıtkabir yapıldıktan sonra nâşı görkemli bir törenle 10 Kasım 1953 günü ebedi istirahatgâhına gömüldü.
AHMET KAYA
AHMET KAYA(Malatya, 1957 - Paris, 16 Kasım 2000)
Ahmet Kaya, Malatya'da beş çocuklu bir ailenin en küçüğü olarak 1957 yılında dünyaya geldi. Mensucat işçisi bir baba, çocuklarını yetiştirmekle yükümlü bir anne ve diğer dört kardeşle birlikte geçen çocukluk... Babası, neredeyse onun boyu kadar olan bir bağlama ile eve geldiğinde mutluluğun bu olduğunu düşünür. Dokuz yaşındadır daha. 24 Temmuz İşçi Bayramında sahneye çıkarırlar onu, bir daha unutmaz bunu... Yaz tatillerinde, ya plakçıda ya da tanıdıkların minibüsünde çalışır. 'Başar ağabey'i tutuklanınca Ahmet, küçük bağlaması ile ilk bestesini yapar: "Bir Volkswagen alacağım, Adını Başar koyacağım" der... Ruhi Su'nun plaklarını satın alan Ahmet Kaya, bol paçalı pantolonlar giyen uzun saçlı 68'lilerden etkilenen bir gençtir artık... Mensucat fabrikasından emekli olan babası, daha iyi bir yaşam için İstanbul'a göç eder. İstanbul / Kocamustafapaşaya yerleşirler. Ahmet Kaya'nın ilk izlenimi korkudur. Ahmet Kaya, ortaöğrenimini tamamlamaya çalışırken yetmişli yılların toplumsal çatışmalarının farkına varamadı. Ora'dan gelmiş olmanın farklılığını, bu yeni kültür ve yaşam biçimi ile içiçe yaşar. Türküler, devrimci marşlar, Ruhi Su ve Zülfü Livaneliden müzikal anlamda etkilendiğini inkar etmez, ama kedi sesini arar. Bütün boş zamanlarda bağlama çalıp şarkılar söyler. İlk bestelerini bugünlerde yapar. Boğaziçi Üniversitesinde bir panelede Ruhi Su'yla karşılaşır. Ustayı çok sevse de yetmeyen birşeyler vardır Ahmet Kaya için, bunu ifade etmeye çalışır Ruhi Su'ya. Ruhi Su'nun 'Mahsus Mahal' türküsünü kendince yorumlar O'na. Bağlamanın sapını tutan Ruhi Su, 'Böyle bağlama çalınmaz!' der. Oysa Ahmet Kaya asi. Farklı birşeyler yapmak ve kendini aramaktadır. Yıllar sonra verdiği ilk resitalin afişinde 'Bağlama Böyle De Çalınır' 'ı spota çıkaracaktı. Seksenli yılların başı talihsizliklerle geçer. Evliliği biter, bebeği ondan ayrı büyümeyecektir ve çok zordur. Bu dönem bestelerinin olgunlaştığı dönemleridir bu yıllar. Sadece müzikle kendini ifade eden Ahmet Kaya, 1985 yılına geldiğinde kararını verir. 'Zamanıdır' deyip, koltuğunun altına şarkılarını alıp, Unkapanı yolunu tutar. Dinleyenlerin hiçbir kategoriye koyamadığı bu müziğe kimse yüz vermez. Sonraki günlerde arkadaş yardımları ve kendi olanakları ile ilk albümünü yapar. Ama hemen toplatılır. Yapılan itiraz sonuç verir. Olay gazetelere yansır, Ahmet Kaya'nın Ağlama Bebeğim adlı albümü Danıştay kararıyla serbestir artık!' Bu arada Üniversite öğrencileri, dar gelirliler, 12 Eylül darbesinden nasibini almış-çeşitli kesimlerden tutuklu yakınları, Türkiyede demokrasiyi yeniden inşa etmeye kararlı kitle örgütleri, sivil toplum kuruluşları Ahmet Kaya'nın dinleyici profilini oluşturur. Kısa bir süre sonra ikinci albümü "Acılara Tutunmak" ı yapar. Ahmet Kaya, edindiği toplumsal, siyasal duyarlılıkla üretim yapmaktadır, peşpeşe albümler çıkarmaktadır. Üçüncü albümünde o sıralar tutuklu olan ve idamla yargılanan Nevzat Çelik'in 'Şafak Türküsü' şiirini besteler, aynı zamanda albümün de adıdır 'Şafak Türküsü'. Üllkenin gündemindeki idam cezaları ve hapishanelerde bulunan binlerce insanın ve onların ailelerinin içinde bulunduğu durumu şarkılaştırmıştır... 'An Gelir' isimli dördüncü albümünde Atilla İlhan, Hasan Hüseyin ve Ülkü Tamer'in şiirlerini besteleyen Ahmet Kaya, yeni arayışlar içerisine girmiş, besteciliği ile ilgili kendisini epeyce geliştirmiştir. İlk üç albümde aranjör olarak kendi çabalarının yanı sıra Sezer Bağcan, Oğuz Abadan gibi isimlerle çalışan Ahmet Kaya, dördüncü albümde Osman İşmen ile çalışmaya başlar ve bu beraberlik uzun yıllar sürer... Beşinci albümünde ünlü şairlerin yanı sıra yeni bir isimle, Yusuf Hayaloğlu'yla çalışmaya başladı. Hayaloğlu'yla beraberlik, Ahmet Kaya müziğinde uzun ve verimli bir çalışmanın başlangıcını oluşturur. 'Yorgun Demokrat' isimli bu albüm, gerek dönemi gerekse içeriği bakımından yine Türkiyenin toplumsal gidişatına denk düşmüş ve 12 Eylül döneminin etkisini üzerinden atmaya çalışan milyonlarca demokratın durumunu dile getirmiştir. Albüm çalışmalarına paralel olarak halk konserleri de yapar Ahmet Kaya. Gösterilen ilgi, katılım ve çoşkuya rağmen, ülkenin birçok yerinde sakıncalı bir şarkıcıdır artık O. Dinleyicisiyle buluşamamak onu üzmektedir... Konserde kendisine bağlamasıyla eşlik eden Ahmet Koçla altıncı albümü olan 'Sevgi Duvarı" nın hazırlıklarına başlar. Can Yücelin aynı isimli şiirini bestelemiş olan Ahmet Kaya, bu albümü vazgeçilmezlerim dediği Yusuf Hayaloğlu ve Osman İşmensiz hazırlar ve bu arada 'Resitaller' adını verdiği albümde canlı konser kayıtlarını toplar. 'İyimser Bir Gül' adını taşıyan yedinci albümü, Türkiye doksanlı yıllara adımını atmış, Ahmet Kaya gündemi ile ülke gündemi yine örtüşmüştür. Yeniden Yusuf Hayaloğlu ve Osman İşmenle çalışmaya başlar. Albümün adı 'Başkaldırıyorum'dur. Olgunluk çağında ülkesinin içinde bulunduğu olumsuzluklara, mevcut gidişata ve sistemin hoşnut olmadığı her yanına şarkılarla müdahale etmeye çalışan bir 'muhalif'tir artık... Başı, zaman zaman derde girer, birçok yerde konser verememenin yanı sıra albümleri sakıncalı bulunup kısmen de olsa toplatılır. Bu sürecin şarkılarına yansıması kaçınılmazdır. Yeni albümün adı 'Başım Belada'dır o yüzden. Ahmet Arif, Atilla İlhan ve Yusuf Hayaloğlunun şiirleri ve şarkı sözleri Ahmet Kaya müziği ile biraraya gelir. Bu arada ağırlıkla Türk Halk Müziğinden örneklerin yer aldığı 'Resitaller 2' adlı albümü yayınlanır. Onuncu albümü 'Dokunma Yanarsın' ile birlikte hayatında bir takım değişiklikler gündeme gelir. Bu yeni süreçte de milyonluk satışlara imza atan Kaya, 1993'te onbirinci albümü 'Tedirgin'i çıkarır. Ertesi yıl çıkardığı 'Şarkılarım Dağlara'da hemen hemen tüm şarkı sözlerinin altına da imzasını atar. Albüm, 'Kum Gibi', 'Ağladıkça', 'Saza Niye Gelmedin' gibi parçalarla satış rekorları kırarak Ahmet Kaya diskografisinde ayrı bir yere sahip olur. Toplumsal-kültürel gelişmelerin getirdiği etkileri üretkenliğe çeviren Ahmet Kaya, 1995 yılında onüçüncü albümü 'Beni Bul' u çıkartır. Sesinin rengini ve olgunluğunu günün teknik imkanlarıyla yeniden deneyerek, ağırlıkla eski şarkıların yeniden düzenlendiği 1996 tarihli 'Yıldızlar ve Yakamoz' bu arada ortaya çıkar. Bunu, 1998 yılında Yusuf Hayaloğlu ve Osman İşmenden oluşan çekirdek kadroyla hazırladığı 'Dosta Düşmana Karşı' izler. 'Gak Production' isimli bir yapım firması da kuran Kaya, Kent Ozanları isimli çağdaş halk müziği yapan bir grup ve on yıldır asistanlığını yapan Çetin Oranerin albümlerine de yapımcı olarak imza atar. Profesyonel süreci boyunca onun müziğinde çeşitli isimler bulunmuşsa da Ahmet Kaya, kendisini hep toplumcu-gerçekçi sanat kategorisinde görmüştür. Dünyada protest müzik olarak tanımlanan bu türün ülkemizdeki önemli temsilcilerinden olan Ahmet Kayanın en belirgin ve ayırdedici tarafı, müziğindeki geleneksel motiflerin ve ulusal kültür değerlerinden yola çıkmasıdır. Toplumsal süreçten kopmamış, Türkiyenin siyasal ve toplumsal gidişatına paralel bir müzik seyri izlemiştir. Türkiye'de her söylediği söz ve şarkısı olay olan Ahmet Kaya hakkında birçok dava açıldı ve kendi deyimiyle emniyetler onun ikinci adresi oldu. Bu baskılara rağmen Kaya, kimliğini hiçbir zaman inkar etmedi ve mücadele etti. Kaya hakkında, yurtdışında verdiği konserlerde 'vatana ihanet' suçlamasıyla 3 ayrı dava açıldı. Bu davalardan biri Kaya'nın 3 yıl 9 ay hapis cezası almasıyla sonuçlandı. Diğer iki davada ise, duruşmalara katılmadığı ve ifade vermediği için Kaya hakkında gıyabi tutuklama kararı verildi. 1980lerde Nevzat Çelik'in Saçlarına yıldız düşmüş, koparma anne 'Şafak Türküsü' şiirini türküleştirerek patlama yaptı Ahmet Kaya. Kariyerinde Ağladıkça isimli türkünün büyük bir yeri oldu. Aram Dinkjianın bestelediği bu türkü, sanatçıya sağ veya sol görüşlü farketmeksizin milyonlarca dinleyici kazandırdı. Kaya, son olarak Gazeteciler Derneği'nde yaptığı konuşmada Kürtçe bir klip çekmek istiyorum ve bunu yayımlayacak bir televizyon kanalı arıyorum deyince İkitelli medyanın hışmına uğradı ve süregelen baskılar yüzünden Fransaya yerleşmek zorunda kaldı. Adı konulmamış bu sürgün ve tecritin yol açtığı vatan hasretini, özlemini koynunda taşıyarak 16 Kasım 2000 günü sabah saat altıda toprağından uzakta kalp krizi geçirip öldü. Ahmet Kaya gerek yaşamıyla ve eylemleriyle ve gerekse de müziğiyle Türkiye'nin yakın tarihine önemli bir not düşerek ölümsüzleşti. "Masum bir türkü hazin bir öyküydü" koca bir hayattan onun payına düşen... Şimdilerde ise yıldızlar ve çicekler ülkesinden gönderdiği son albümüyle tekrar merhaba diyor bize... O Paris Komünarlarıyla Pere Lachais mezarlıgında yatarken bize duruşu ve sesi kaldı...
ERNESTO CHE GUEVARA
Ernesto Che Guevara
14 Haziran çarşamba günü Arjantin'in önemli nehirlerinden Rosario'da doğdu. Che henüz iki yaşında iken ilk astım krizine yakalandı. Sierra Maestroda Batışta ordularına karşı savaşırken Che'ye zorlu dakikalar yaşatan bu hastalık,Bolivya ormanlarında Barrientos'un askerleri tarafından vuruluncaya kadar yakasını bırakmadı. Yüksek mühendis olan babası Ernesto Guevara Lynch, Irlanda asıllı bir aileden, annesi Clia dela Sena ise Irlandalı-Ispanyol karışımı bir aileden geliyordu. Che üç yaşında iken ailesi Buenos Aires'e yerleşti. Daha sonraları astım krizlerinden dolayı Che'nin durumu daha da kötüleşti. Doktorlar tedavisinin çok güç olduğunu, mutlaka iklim değiştirmesi gerektiğini söylediler. Böylece Guevara ailesi yeniden göç etti. Cordobaya yerleştiler. Guevara ailesi tipik bir burjuva ailesi idi. Politik eğilimleri itibarıyla da sola açık liberal olarak tanınırlardı. İspanya iç savaşında açıkça cumhuriyetçileri desteklemişlerdi. Zamanla maddi durumları bozuldu. Che, eğitim bakanlığına bağlı Dean Funes lisesine başladı. Okulda İngilizce eğitim yapılırken, annesinden de Fransızca öğreniyordu. Daha ondurt yaşındayken Freud'un kitaplarını okumaya başlayan Che, Fransızca şiirlere bayılırdı. Baudelaire'e karşı büyük bir tutkusu vardı. On altı yaşında ise Neruda'ya hayran olmuştu. Guevara ailesi,1944 yılında Buenos Aieres'e göçtü. Durumları iyiden iyiye bozulmuştu. Che, biryandan öğrenimine devam ederken bir yandan da çalışıyordu. Tıp fakültesine yazıldı. Fakültedeki ilk yıllarında Arjantin'in kuzey ve batı bölgelerini baştanbaşa dolaşmış, buralardaki orman köylerinde cüzzam ve tropikal hastalıklar üzerinde çalışmalar yapmıştı. Son sınıfta iken Che, arkadaşı Alberto Granadas ile bütün Latin Amerika'yı içine alan bir motosiklet turuna çıktı. Bu tur ona, Latin Amerika'nın sömürülen köylülerini yakından tanıma fırsatı verdi. Che, 1953 yılının Mart ayında üniversiteyi bitirmiş doktor olmuştu. Venezuella'daki cüzzam kolonisinde çalışmak üzere anlaşmıştı. Buraya gitmek için çıktığı yolculuğu sırasında Peru'ya da uğradı. Orada yerliler hakkında daha önce yayınlanmış bir incelemesi yüzünden tutuklanarak cezaevine gönderildi. Hapisten çıktıktan sonra Ekvator'da bir kaç gün kaldı. Burada Ricardo Rojo adında bir avukatla tanışması hayatının dönüm noktası oldu. Che, Venezulla'ya gitmekten vazgeçip, Ricardo Rojo ile birlikte Guetamala'ya gitti. Devrimci Arbenz Hükümeti sağcı bir darbe ile devrilince Arjantin büyük elçiliğine sığındı. Ilk fırsatta ihtilalcilerin safına katıldı. Faaliyetlerinden dolayı elçilik binasından çıkartıldı. Guetamala'da kalması tehlikeli bir durum alınca Meksika'ya gitti. Ernesto, Guatemala'da bir çok Kübalı sürgün ve Fidel Castro'nun kardeşi Raul ile karşılaşmıştı. Meksika'ya geçtiğinde ise Fidel Castro ve arkadaşları ile tanışarak Küba devrimcileri safında yer aldı. Daha sonra Granma gemisiyle Küba'ya hareket etti ve savaşın sonuna kadar en ön safhada yer aldı. Devrim sonrasında Binbaşı Ernesto Che Guevara Havana'nın la Cabana Kalesi'nin komutanlığına getirildi.1959 yılında Küba vatandaşı ilan edildi . Bir süre sonra silah arkadaşı Aleida March ile evlendi. 7 Ekim 1959'da Milli Tarım Reformu Enstitüsü başkanlığına atandı. 26 Kasım'da da Küba Milli Bankası başkanlığına getirildi. Böylece Che ülkenin mali işlerini yüklenmiş oluyordu. 23 Şubat 1961'de Küba Devrim Hükümeti bir sanayi bakanlığı kurarak Che'yi bunun başına getirdi. Ancak Playa Giran çatışması sırasında, tekrar kale komutanlığı görevine getirildi. Daha sonra az gelişmiş ülkelere çeşitli seyahatler yapan Che, sömürülen halkları ve emperyalistleri daha yakından tanıma fırsatı buldu. Bu durum Che'nin savaşcı yanının tekrar canlanmasına yol açtı. Artık başka Latin Amerika ülkelerine gidip halkları örgütlemesi gerektiği kararını vermişti.1965 Eylül'ünde bilinmeyen ülkelere doğru yola çıktı. 3 Ekim 1965'de Fidel Castro, Che'nin ünlü veda mektubunu Küba Halkı'na okudu.
...Ve ölüm Che'yi Bolivya'da Higueras yakınlarında yakaladı. Barrientos'un askerleri O'nu 7 Ekim 1967 gecesi Hieguras yakınlarında kıstırdılar. Bacağından ağir bir yara aldı ve Hieguras'da bir okula hapsedildi. Kimsenin karşısında eğilmedi. Ve 9 Ekim günü Barrientos'un kiralık katillerinden Mario Turan'ın dokuz kurşunuyla can verdi...
YILMAZ GÜNEY (ÇİRKİN KRAL)
Yılmaz Güney'in Hayatı
Bir sanatci olarak ''Yılmaz Güney'' olarak bilinir.Ama asıl adı Yılmaz Putun'dur. Adı, zorluklar karşısında egilmez, Umutsuzluga kapılmaz, yilginliga düşmez ve bas egmez anlamina gelir,soyadi putun ise bir dag meyvasinin kirilmaz cekirdegi demektir.1937 Yilinda, Adana'nin Yenice Koyunde dogdu.Topraksiz bir koylu ailenin iki cocugundan biridir.Annesi dindardi ve okuma yazmayi bilmezdi,babasi ise okuma yazmayi askerde ogrenmisti.Yilmaz Guney 1976'da Kayseri Cezaevindeyken babasini kaybetti.Dokuz yasindan sonra hayatini calisarak kazandi.Ilk isi dana gutmekti.Liseyi Adana'da bitirdi.O yillar ((DORUK)) adinda bir sanat dergisi cikardi.Sanata cok merakliydi ve hikayeler yaziyordu.1955'te Istanbul'a Iktisat Fakultesi'nde ogrenim gormek icin gitmisti.Fakat devam edemedi.1955'te suren tatbikat sonucu birbucuk yil agir hapis ve 6 ay surgun cezasi aldi.Ogrenimi yarida kalmisti.O'nun onundaki tek yol,kendisini hayatin okulunda,hayatin kabul ettigi ve dayattigi ogretmenler araciligiyla egitmekti.Oyle yapti da...Kitaplar, sinema, is, acimasizlik, hayatin kati kurallari,toplumsal baskilar,kahpelikler, yigitlikler...Karsilastigi zorluklari yenmek icin direnmesi ve kararliligi... Ogretmenlerinden biri ZORDUR.Ilk olarak 1961'de cezaeviyle tanismisti.1962 Araliginda cezasinin bitimiyle, muhafazakarligi ile unlu, Konya sehrine surgune gonderilmisti. 1968'de asker gitti.1970 Nisaninda dondu. 1972'de,martin 16'sinda devrimcilereyardim ettigi gerekcesiyle tutuklandi.Mahkeme sonucu 10 yil agir ceza hapis ve surgun cezasina carptirildi.1974 Eylulunde,bir cinayet olayina adi karisti ve on dokuz yil mahkum edildi.Cezaevindeyken ''GUNEY'' adli bir sanat-kultur dergisi cikardi.Onuc sayi sonra sikiyonetimin yeniden gelmesi uzerine dergisi kapatildi ve hakkinda yazdiklarindan oturu on ayri dava acildi.Istenen ceza toplami yuzyil idi.1981 Ekiminde izinli ciktigi Isparta cezaevine bi daha donmedi.Sonra da yurt disina cikti.1981 Ekimine kadar, yaklasik oniki yilini cesitli cezaevlerinde gecirdi.Bu oniki yil icinde ikisi yari-acik olmak uzere onbes cezaevi tanidi.Iltica etigi Fransa'nin Paris sehrinde 1984'te vefat etti...
DENİZ GEZMİŞ
Deniz Gezmiş'in Hayatı
Doğumu :1965'ten sonra Türkiye'de gelisen gençlik hareketinin en önemli önderlerinden ve Türkiye Halk Kurtulus Ordusu(THKO)'nun kurucu ve yöneticilerinden Deniz Gezmis, 24 Subat 1947'de Ankara'nin Ayas ilçesinde dogdu. Ögretmen bir ailenin çocugu olmasi sebebiyle ilk ve ortaögrenimini çesitli kentlerde, liseyi Istanbul'da okudu.
Ceza yılları : 2 Mayis'a kadar tutuklu kalan Gezmis, 30 Mayis'ta 6.Filo'yu protesto ettigi için yargilandi ve beraat etti. Ögrenci eylemleri içinde etkinligi giderek artan Deniz Gezmis, 12 Haziran 1968'de Istanbul Üniversitesi'nin isgal edilmesinde önderlik etti. Isgal Konseyi adina IÜ Senatosu ile Baltalimani'nda yapilan görüsmelere katilan ögrenci heyetinin içinde yer aldi; ögrenci haklarinin elde edilip isgalin sona erdirilmesinde etkili oldu. Isgalden kisa bir süre sonra Istanbula gelen 6.Filo'yu protesto eylemlerinde yer alan Gezmis, 30 Temmuz'da bu eylemlerden dolayi tutuklandi ve 20 Eylül'de serbest birakildi. TIP içinde yogunlasarak, ayriliklara ve tartismalara yolaçan ideolojik sorunlarda Milli Demokratik Devrim(MDD) görüsünü benimseyen Deniz Gezmis, bu görüsün özellikle devrimci ögrenciler arasinda yayilmasinda etkili oldu. Ekim 1968'de eylemlerde birlikte oldugu Cihan Alptekin, Mustafa Ilker Gürkan, Mustafa Lütfi Kiyici, Cevat Ercisli, M.Mehdi Bespinar, Selahattin Okur, Saim Kurul ve Ömer Erim Süerkan'la birlikte Devrimci Ögrenci Birligi(DÖB)'ni kurdu. 1 Kasim 1968'de TMGT, AÜTB, ODTÜÖB ve DÖB'ün baslattigi Samsun'dan Ankara'ya Mustafa Kemal Yürüyüsü'nü düzenledi. Ardindan 28 Kasim 1968'de ABD büyükelçisi Kommer'in gelisi sirasinda Yesilköy Havaalani'nda düzenlenen protesto gösterileri nedeniyle tutuklandi ve bir süre sonra serbest birakildi. Istanbul Üniversitesi'nde sagci güçlerin 16 Mart'ta girismis oldugu hareketlere ögrenci kitlesiyle birlikte karsi koyan Gezmis , bu eylemi gerekçe gösterilerek 19 Mart'ta yeniden tutuklanarak 3 Nisan'a kadar hapis yatti. Ardindan 31 Mayis 1969'da IÜ Hukuk Fakültesi ögrencilerinin, reform tasarisinin gerçeklesmemesini protesto için giristikleri isgale önderlik etti. Üniversitenin kapatilip, polise teslim edilmesi nedeniyle çikan çatismalarda yaralandi. Hakkinda giyabi tutuklama karari olmasina ragmen hastaneden kaçan Gezmis, Haziran'in sonunda Filistin'e gitti. Filistin'e gitmeden önce 23 Haziran 1969'da TMGT'nin topladigi 1. Devrimci Milliyetçi Gençlik Kurultayi'na kendisi gibi haklarinda tutuklama karari olan FKF Genel Baskani Yusuf Küpeli ile birlikte bir mücadele programi gönderdi.
Üniversite yılları : 1966'da Istanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine giren Gezmis, henüz lise ögrencisiyken sol düsünceyle tanisti ve kendini dönemin eylemleri içinde buldu. 1965'te Türkiye Isçi Partisi(TIP)'nin Üsküdar ilçesine üye oldu. Ilk kez 31 Agustos 1966'da Ankara'dan Istanbul'a yürüyen Çorum Belediyesi temizlik isçilerinin Taksim Aniti'na çelenk koymalari sirasinda isçileri destekleyen ve Türk-Is yöneticilerini protesto eden gösteri sirasinda gözaltina alindi. Ardindan 19 Ocak 1967'de Türkiye Milli Talabe Federasyonu(TMTF) binasinin yedd-i emine verilmesi sirasinda çikan olaylarda yakalandi ve bir gün sonra iki arkadasiyla çikarildigi mahkeme tarafindan serbest birakildi. 22 Kasim 1967'de ögrenci örgütlerinin düzenledigi Kibris Mitingi sirasinda Asik Ihsani ile birlikte ABD bayragini yaktiklari gerekçesi ile gözaltina alinip daha sonra serbest birakilan Deniz Gezmis, Hukuk Fakültesi'nde birlikte okudugu arkadaslariyla birlikte 30 Ocak 1968'de Devrimci Hukuklular Örgütünü kurdu. 7 Mart 1968'de IÜ Fen Fakültesi konferans salonunda düzenlenen AIESEC genel kurul toplantisinda konusma yapan Devlet Bakani Seyfi Öztürk'ü protesto ettigi için tutuklandi.
Filistin ve idam : 23 Eylül 1969'da Hukuk Fakültesi'nde oldugu sirada haber verilen polislerin de fakülteye gelmesi üzerine teslim olan Gezmis, 25 Kasim'da serbest birakildi. Ancak Yildiz Devlet ve Mühendislik Akademisi'nde Battal Mehetoglu'nun sagcilar tarafindan öldürülmesinden sonra okulda yapilan aramada, ele geçirilen dürbünlü bir tüfegin Gezmis'e ait oldugu öne sürülerek hakkinda yeniden tutuklama karari alindi. 20 Aralik 1969'da yakalanan Gezmis, kendisiyle birlikte tutuklanan Cihan Alptekin'le birlikte 18 Eylül 1970'e kadar tutuklu kaldi. Bundan sonra ögrenci eylemlerinden uzaklasarak, mücadelesini degisik alanlarda sürdürmeyi planladi. Sinan Cemgil ve Hüseyin Inan'la birlikte THKO'yu kurdu. 11 Ocak 1971'de THKO adina Ankara Is Bankasi Emek Subesi'nin soygununu gerçeklestirenler arasinda yeraldi. 4 Mart 1971'de dört ABD'li erin Balgat'taki Tuslog Tesisleri'nden kaçirilmasi eyleminde de bulunan Gezmis, erlerin serbest birakilmasindan sonra Sivas'in Sarkisla ilçesinin Gemerek nahiyesinde Yusuf Aslan'la birlikte yakalandi. 16 Temmuz 1971'de baslayan THKO-1 Davasi'nda TCK'nin 146. maddesini ihlal ettigi gerekçesiyle, 9 Ekim 1971'de idam cezasina çarptirildi. 6 Mayis 1972'de idam edildi...
MAHİR ÇAYAN
MAHİR ÇAYAN'IN HAYATI
Oligarşi Mahir Çayan ve dönemin devrimcilerini katletmekle kalmadı; tam 30 yıldır onları unutturmaya çalıştı. Mahir Çayan'ın düşüncelerinde ve yaşamında cisimleşen devrimci özü boşaltmak ve kafaları bulanıklaştırmak için kampanyalar düzenledi. Oligarşinin ideolojik hizmetkarlığını yapan burjuva yazarlar bu kampanyalarda şu sözlerle saldırdılar: "Çayan keşke eline silah alıp insanları öldüreceği bir 'savaş'a kalkışmasaydı. Keşke Çayan ölmeseydi. "Çayan zamanımızda yaşıyor olsaydı, 'şehir gerillası' mı olacaktı? "Hayır! "Belki bir akademisyen, belki meşru bir politikacı, belki bir işadamı, belki bir gazeteci olacaktı! İşi ne olursa olsun, kendini eşinin, çocuklarının geleceğine vakfetmiş bir aile babası olarak hayatını sürdürecekti. "(...)"Mahir Çayan, delikanlılıkta kapıldığı bir psikoloji yüzünden, hayatının bu değerlerinin tümünü gözden çıkarmıştır." (Taha Akyol)"Mahir Çayan ve onun gibi hedef edilmiş gençler bu ülkenin ızdırabıdır. Yüreği halk için bir şeyler yapma heyecanıyla dolu nice genç adam, kimi zaman heyecan ve cehalet sonucu, kimi zaman tahrikçi ajanların eliyle teröre saptı... Saptırıldı..." (Melih Aşık, 28 Ekim 1997 Milliyet) Mahir gerçekten "delikanlılıkta kapıldığı bir psikoloji yüzünden" mi tüm yaşamını feda etti? "Gençlik ateşi" miydi onları yakan? Değildir elbette... Oligarşiye hizmette kusur etmeyen burjuva yazarların, karşı-devrimci ideologların amacı farklıdır tabii ki. Amaçları; Mahir Çayan şahsında 1971 silahlı devrim mücadelesini karalamak, dönemin devrimci ruhunun halka yansımasını engellemektir. Bu amaçlarına ulaşmak için her yolu denemişlerdir. Öyle ki, dönemin devrimcileri olan Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan'ı kendi kurguları ile karşı karşıya getirmiş, sözde kıyaslamalar yaparak devrimciliği bulanıklaştırmaya çalışmışlardır. "Deniz Gezmiş saf bir romantikti. Mahir Çayan ise acımasız bir rasyonalist. "Birisinin devrimciliği insanın hayatının başladığı yerde bitiyor. Ötekinin ise insan canının alındığı nokta başlıyordu. "Biri 1968'in romantik yanını, öteki ise gaddar tarafını temsil ediyordu. "İki ayrı genç tipi, iki ayrı kimlik ve iki ayrı izlenim." (Ertuğrul Özkök, 26 Ekim 1997, Hürriyet)Ertuğrul Özkök gibi bedenini, ruhunu ve kişiliğini oligarşiye satmış birinin bu sözleri söylemesi amaçsız değildir elbette. Sözde Deniz Geçmiş'e sahip çıkıp, överek Mahir Çayan'a saldırmaktadır. Oysa Özkök ve Özkök gibilerin, Deniz Gezmiş gibi devrimci inanç ve ruhla donanmış, yaşamını emperyalizme ve faşizme karşı savaşarak sürdürüp, halkı ve vatanı için feda etmiş bir devrimciye en küçük bir sevgileri ve övgüleri yoktur, olamaz. Özkök gibi satılmış uşakların yanısıra, devrimci, solcu, insan hakları savunucusu geçinen bazı grup ve şahıslar da benzer sözler söylemektedirler. "Deniz Gezmiş insalcıldı", Hiç insan öldürmedi, Bir böceğe bile kıyamazdı, gibi sözlerle, Deniz Gezmiş'i "masum" göstermeye çalışan bu kesimler için de devrimciliğin, devrimci ruh ve inancın önemi yoktur. Oysa yaşananlar ve gerçek çok farklıdır ki, bu halklarımızın bilincinde de oturmuştur. Mahir Çayan, Deniz Gezmiş ve İbrahim Kaypakkaya tarihe, 1971 silahlı mücadele çizgisini yaratan üç devrimci olarak geçmiştir. Mahir Çayan'ın oligarşi ve uşakları tarafından daha fazla karalanmasına, hakaret ve küfürle anılmasının tek sebebi vardır: Mahir Çayan'ın Türkiye ve tüm yeni sömürge ülke devrimlerinin yolunu netleştiren ve bunu ezilen dünya emekçi halklarına miras bırakan devrimci bir önder olmasıdır. O tüm yeni-sömürge ülkeler için geçerli olan anti-emperyalist, anti-oligarşik halk devrimlerinin stratejisini çizmiş ve bu yanıyla, bilimsel sosyalizme katkı yapan devrimci önderlerin yanındaki yerini almıştır. Mahir Çayan, kişiliği, eylemleri, ideolojik-politik çizgisi, düşünce sistematiği ile bir bütündür. O'nu tanımlamak devrimciliği tanımlamaktır. O bir kişi olmaktan çıkmış, ülkemiz halklarınına kurtuluş yolunu gösteren siyasi çizginin sembolü olmuştur. Bu anlamıyla oligarşi O'nu katletse de yokedememiştir. Mahir Çayan'ın bıraktığı mirası devralanlar, O'nun tüm özelliklerini yaşatmakta ve idealini gerçekleştirmek için mücadelesini daha ileri taşımaya devam etmektedir. Korkularının gerçek nedeni budur. Ve bu korku sadece oligarşi ve uşakları tarafından değil, aynı zamanda "devrimci", sosyalist, komünistsıfatları taşıyan parti, örgüt ve kişiler tarafından da duyulmaktadır. Oligarşinin uşakları; "(...) '68 kuşağından Mahir Çayan'ın yola çıkarkenki ideallerinden, düzene meydan okuyan 'özgürlükçü' ütopyasından söz etmek bir şeydir. Fakat onu idealize edip bir hareketin bayrağı haline getirmek başka bir şeydir. Mahir'in ölümüne ağıt yakmak bir şeydir. Ama Elrom'u kaçırıp öldürmesini, Sibel'i rehin almasını, İngiliz teknisyenleri kaçırıp öldürmesini, yani şiddet ve terör eylemlerini onaylamak başka bir şeydir." (Hasan Cemal, Kimse Kızmasın Kendimi Yazdım, Syf:65-66) diyerek Mahir Çayan'ı parçalara ayırmak istemiştir. Oysa Mahir Çayan bir bütündür. Bir tarafını yok saymak Mahir Çayan'ı Mahir Çayan olmaktan çıkarmaktır. Bazı sol örgütler de hemen hemen aynı sözleri söylemiştir. İşte bir örnek; "THKP-C bu eleştiriyi bir atılımda kendini yakarak yapmıştı. Ve bu adımı atmasıyla birlikte de kendi görevini tamamlamış oldu. Artık böyle bir hareketin tekrarlanması özlemi sadece komediye varabilir." (THKP-C Eleştirisi, Sentez Yayınları, Syf:146)Evet, Mahir Çayan bir hareketin bayrağıdır, önderidir. O bunu tüm yaşamıyla, savaşıyla, inancı ve kararlılığıyla kazanmıştır. Önderlik birileri tarafından verilen değil, kazanılan bir hak olduğunun somut örneğidir. Bu hakkı O'na atfeden bilimdir, tarihtir, halkımızdır. Hiçbir güç bunu engelleyemeyecektir...
|